GENÇ BÜROKRAT MANŞET HABERLER

SİYASET GÜNDEMİ
TÜRKİYE
ATAMA & TAYİNLER
DUYURULAR
BÜROKRAT HABERLERİ
RÖPORTAJ

“Ankara demek Cumhuriyet demek, Ankara demek Türkiye demek…”

Dergimizin bu sayısında, kaymakamlıktan öğretmenliğe, öğretmenlikten valiliğe, valilikten Emniyet Genel Müdürlüğü’ne kadar birbirinden önemli pek çok görev almış; 1999 Gölcük depreminde halkın yaralarını sarmış, onlara fazlasıyla destek olmuş, birçok zorluğa rağmen her şeyin üstesinden gelmiş bir isme, Eski Ankara Valisi Kemal Önal'a misafir olduk. Çocukluğundan emekliliğine kadar anılarını dinlediğimiz, Kemal Önal’la keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.
Bu haber 2017-10-12 09:42:09 eklenmiş ve 53 kez görüntülenmiştir.

Çocukluğunuzdan itibaren sizi sizden dinlesek…

1946 yılında İzmir’in Menemen ilçesinde doğdum. İlk ve ortaokulu Menemen’de okudum. Mahallemizdeki ilkokula gittim. Hemen onun karşısındaki ortaokulda okudum. Çok güzel bir orta öğretim geçirdim ama lise olmayınca orada zorluklar başladı. Karşıyaka’ya gidip gelmek gerekiyordu. Ailem Menemen’de oturuyordu, o zamanın şartlarıyla trenle gider gelirdik; sabah çok erken saatlerde trene biner Karşıyaka’ya gelirdik. Aşağı yukarı 40-45 dakikalık bir yolculuktu (şimdi tabii o mesafeler çok kısaldı); akşam da tekrar dönerdik. O şartlarda bizim lise hayatımız zorluklarla geçti denilebilir. Sonra da Ankara Hukuk Fakültesi’ni kazandım ve Ankara’ya geldim. Buradan 1968 senesinde mezun oldum. Çocukluk ve öğrencilik günleri bu şekilde geçti.

Başarılı bir öğrenci miydiniz?

Yani, iyi bir öğrenciydim. Şimdi takdirler var, teşekkürler var; bizde öyle şeyler yoktu. Ortanın üstünde, iyi bir öğrenci diyebilirim kendime.

Aileniz ne iş yapardı?

Babam tuhafiyeciydi, tuhafiye derlerdi o zaman, şimdiki konfeksiyon mağazalarının küçüğü. Biraz daha değişik mallar da satardı. Mesela kolonya satardı hatta kolonyayı imal ederdi kendisi. Ben de kolonya yapmayı bilirim. O zamanlar fötr şapka meşhurdu, modaydı; fötr şapka satardı ve bu şapkanın temizlemesini de yapardı. Sadece fötr şapkaya has kuru temizleme yapardı. Babam yapardı, ben de izlerdim. Önce amonyakla siler, iyice bir yıkardı onu (kötü kokardı o). Ondan sonra, kalıba koyardı. Küçük bir ütüsü vardı, ütülerdi. O, deforme olmuş fötr şapka pırıl pırıl çıkardı. Bunlar, benim çocukluk hayatımda enteresan şeylerdi. Annem rahmetli, bizim o dükkâna gitmemizi istemezdi; para kazanma alışkanlığı ediniriz, para kazanmak hoşumuza gider ve okulu bırakırız endişesi vardı. Yaz tatillerinde sınıf arkadaşlarımızdan dükkâna çırak olarak girenler olurdu, biz girmezdik. Daha doğru giderdik ama akşamüstü şöyle bir çay bahçesine gider gibi dükkâna gider; dolaşır gelirdik. Tek amaç: Kasadan para almak, para vermekti. Çalışamazdık. Hem annem hem de babam, okumamız için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. İki kardeşiz. Benden iki yaş küçük bir kardeşim daha var; ikimizi de okuttular.

Peki, üniversite yıllarınız nasıl geçti?

Üniversite’yi 68 yılında bitirdim; biz meşhur 68 yılı nesliyiz. Tabi 68 kuşağı olduğumuzu, 1980’den sonra öğrendik; o zamanlar öyle bir şey yoktu…

Öğrencilik yıllarım güzel geçti. O zamanlar, öğrencilere çok saygı gösterilirdi. Öğrencilik; herkesin yardım etmek konusunda zorunlu hissettiği bir müessese gibiydi. Elimizde ağır hukuk kitapları ile otobüse binerdik; çok iyi hatırlarım, teyzeler yer vermeye kalkarlardı, ‘’gel otur oğlum’’ diyerek. “Olmaz” derdim; bu sefer elimizdeki kitapları alır kucağına koyardı yardımı olsun diye.

Fikir tartışmaları çok olurdu özellikle yurtta. Ailem Ankara’da olmadığı için fakültenin hemen arkasındaki yurtta kaldım. Yani, benim öğrenciliğim 24 saatti. Cebeci o zaman da öğrenci muhitiydi. Kütüphanede ders çalışırdık, çıktığımızda koridorlarda fikir tartışması yapılırdı. Siyaset asla ve asla yoktu. Doktrin seviyesinde bir sağ – sol meselesi vardı. Öğrenci dernekleri vardı; sağ ve sol öğrenci dernekleri. Ne kavga, ne gürültü, ne de silah sesi duymadan mezun oldum. 69 ve 70’li yıllarda, bizi 12 Mart 1971’e götüren öğrenci olayları başladı; kavgalı gürültülü. İlk boykotu bizim dönem yapmıştır, 68 boykotu… Dil Tarih’te başladı; 2 saat sonra Mülkiye ve Hukuk’ta devam etti ve fakülte işgal edildi. 13 gün sürdü yanılmıyorsam. Tam da, o sınıfa elemelere giriyorduk. Tabii son derece masum öğrenci istekleri olarak başladı, yönetmeliklerimiz çok kötüydü. Masum öğrenci hareketleri olarak başladı ve bitti. Yönetmelik değiştirileceğine dair söz alındı. Yönetimde anlayışlı davrandı, ufak tefek itişme kakışma oldu ama can kaybına, yaralanmaya neden olan hiçbir olay yoktu. Sonra elemelere girdim, bitirdim ve mezun olup ayrıldım.

O zaman ki yurtlar nasıldı?

Mütevazı şartlardaydı tabii. Sonradan meslek hayatım boyunca yurtları denetledim, gezdim, gördüm; yeni yurtlar yaptık. O zamanlar daha mütevazıydı. Herkesin iç içe olduğu büyük koğuşlarda kalırdık. Sonradan onlar oda haline getirildi. Bir yaz tatilinde yapmışlar, bir geldik baktık ki böyle altışar kişilik odalar olmuş; ranza şeklindeydi, güzeldi. Okulda yer, içerdik. Dediğim gibi, öğrencilik zamanı çok güzel günlerdi. O zaman Cebeci’nin üst taraflarında bir iki tane yurt vardı. Dikimevi’nde Tıp Fakültesi vardı. Mülkiye, Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi, Cebeci tamamen bir öğrenci boyutuydu hala da öyle. Geçen gün geçtim, hatta bir öğle yemeği yedim öğrenci lokantalarında, yine aynı. Sayıları artmış; yine temiz, yine öğrenci bütçesine uygun olmaya gayret gösteriyor. O zaman duvarlar yoktu, fakülte duvarları açıktı, olduğu gibi girilirdi. Taş merdivenler vardı (hala durur o merdivenler), oraya mezun olan arkadaşlar mum yakarlardı. Baktım bir gün bir iki teyze, Cebeci sırtından gelmiş ellerinde mum, ‘’oğlum burada yatır mı var?’’ dedi. “Yok, teyze yatır matır” dedim. “Arkadaşlar mezun oldu, o yüzden yakıyorlar.” Demek ki yatır var desem herhalde bir türbe haline gelirdi orası...

Siz mum yaktınız mı?

Yok, ben yakmadım ama Hacı Bayram’a giderdik. Sınav günü hiç aksatmadan her sabah Hacı Bayram’a gider, duamızı eder, sonra koşa koşa tekrar gelir, sınava girerdik. Ama mum yakmadım, fakültenin tek mum yakmayanı benim herhalde.

Öğrencilik hayatınızda hiç parasız kaldığınız oldu mu?

Parasız kalmayan bir öğrenci, tatlı bir öğrencilik yapmamış demektir. Parasız kaldım tabii. Ulus’tan Cebeci’ye cebimde, 5 kuruş eksik olduğu için, otobüse binmeyip yürüdüm; aslında o biletçi kendi cebinden de koyardı ama utanç... Binmedim, yürüdüm... 

Elemeler bitmiş, sınavlar bitmiş İzmir’e döneceğim. Böyle Haziran sonu falan, sıcak Ankara, yanıyor. Yurt kapandı; biz de bavullarımızı hazırladık, biletlerimizi 1 hafta önceden aldık cebimize koyduk, 19.00’da hareket eden Ege Ekspresi’ne bilet aldık; 2-3 arkadaş doğruca memleketimize döneceğiz. Cebimizde bir tek taksi parasını ayırdık, fakültenin önündeki çimlere yatıp saatin gelmesini bekliyoruz; saat 17.00 oldu, 18.00 oldu, 19.00’a geliyor, “hadi gidelim” dedik; bavullar arkada, bindik taksiye. İstasyona gittik, tren yok, kalabalık yok; bizim peronda temizlik işçileri ellerinde süpürge, faraşla peronu temizliyorlar. “Bizim Ege Ekspresi’ne oldu?” dedik, “Polatlı’yı geçti, gidiyor” dediler.  Meğerse bizim 19.00 diye düşündüğümüz, 17.00 imiş. Düşünebiliyor musunuz? O saat bizi mahvetti, kaldık. Telefon yok, evlere nasıl haber vereceğiz? İsmini hatırlamıyorum ama oradaki istasyon şefine gittik; çok beyefendi biriydi, gözünün önünde 3 kişiydik, vaziyeti anlattık. Bizi bilet iade eden öğrenci gibi gösterip, biletlerimizin %35’lik kısmını verebileceğini söyledi. Ama o parayla bilet alamıyoruz mümkün değil.  Cebimizde de 5 kuruş yok; kara kara düşünüyoruz. İzmir’den bir arkadaşım var (aynı zamanda fakülteden sınıf arkadaşım, enteresandır ki hem lise de hem üniversite de sınıf arkadaşım), onunda ailesi burada. Adı Suat Çelebi, şu an avukat Ankara’da. “Ona gidelim” dedik, “Şermin Teyze bize bir yardımda bulunur nasıl olsa” diye.  Bavulları emanete bıraktık, gittik; Suat sordu, ‘’Siz gitmediniz mi?’’ diye. Vaziyeti anlattık ona da; “tamam ben hallederim” dedi annesinden makul ölçüde bir miktar para aldı getirdi bize. Parayı aldık teşekkür ettik, hemen istasyona gittik. Ertesi gün aynı tren için biletlerimizi aldık. Yurda gittik, iki üç tane yatak verdiler. Ertesi gün 14.00-15.00 gibi oradaydık.

Bana her ay annemlerden 300-350 lira para gelirdi, bir arkadaşıma da babası gönderirdi. Bir şey oldu, o ay ikimize de para gelmedi. İş Bankası’ndan alırdım. Cebeci’de Dikimevi’nde ki postanenin olduğu yerde, İş Bankası vardı. İş Bankası’na gidip soruyoruz, ‘’Havale geldi mi?’’ diye.  Biz 18-19 yaşlarındayız, orada aklı başında bir hanım şef var 40-45’li yaşlarda, ona soruyoruz; o arkada oturuyor şef pozisyonunda, bizi görünce hemen kalkıyor, geliyor havaleleri karıştırıyor, ‘’maalesef’’ diyor. Tırıs tırıs dönüyoruz geriye. Artık öyle bir güne geldik ki bizim Cengiz (kulakları çınlasın), ‘’Ben karnımın gurultusundan duramıyorum, gidip yatacağım’’ dedi. O gitti yattı; yurtta yatıyor biz de dersteyiz, yine böyle bir öğleden sonra dersimiz var, ben dersteyim,  Bizim Ertuğrul’ da devamlı yurtta gelen havale kâğıtlarına bakıyor. Benim havale kâğıdımı görmüş. O bankacıya o kadar çok gittik geldik ki, en sonunda dayanamadı bir gün gayet kibar bir şekilde, ‘’Çocuklar yanlış anlamazsanız, havaleniz gelinceye kadar ben size bir miktar vereyim.’’ dedi. Biz tabii o kadar onurluyuz ki, ‘’Hayır, teşekkür ederiz.’’ dedik kibarca. Asla kabul etmeyiz ama karnımız zil çalıyor. Kabul etmedik. Ertesi gün geldi havale, arkadaş girdi sınıfa bana bağırıyor; ‘’ Kemal, Kemal!’’ diye. Kâğıdı gösteriyor. Ben tabii hiç hocaya belli etmeden yavaşça çıktım. Aldık kâğıdı, doğru bankaya...

Aldık parayı; köşede bizim köfteci vardı, o köfteciye gittik, yedik yemeğimizi, karnımızı doyurduk. Bir de ekmek arası yaptırdık Cengiz’e, aldık geldik yanında da ayranı. Uyuyor Cengiz. Yaklaştırdık, köfteyi burnunda dolaştırıyoruz. ‘’Ne oluyor?’’ diye kalktı. ‘’Karnımızı doyurduk, para geldi. Al bu da senin.’’ dedik. Ama iyi ki olmuş bunlar, bakın aradan kaç sene geçmiş anlatıyoruz hatıra olarak. Bunlar güzel şeyler, öğrencilik günleri...

İnsanlar önceden daha paylaşımcıymış galiba...

Kalite o kadar yüksekti ki, anlatmak mümkün değil. Yine bir gün elemeler sırasında, Dikimevi’ne çok yakın bir yerde bir lokanta açıldı; çok temiz bir öğrenci lokantasıydı. Çıktık gittik öğle yemeğine. Yedik işte, o kadar da ucuzdu ki çorba, et, pilav yanında salatası ve tatlısıyla birlikte, 125-150 kuruşa karın doyardı. Neyse yedim, fişi yazdı elimi bir attım cüzdanım yanımda yok. Rengimden anladı, inanın daha hiç bir şey demeden, yırttı fişi. “Olur, insanlık hali” filan dedi. Akşam gitmeyeceğim, yurtta yiyeceğiz bir şeyler ama sırf o parayı ödemek için akşam tekrar gittim oraya; katiyen almadı parasını, ‘’o öğlendi geçti, gitti’’ dedi. Şimdi olsa döverler kesin.

Peki, iş hayatına dönersek mezun oldunuz, sonrası?

Mezun oldum, sonra hemen Ankara’da Avukatlık stajına başladım. Rahmetli Turan Güneş ve Şevket Çizmeli ikilisinin bir bürosu vardı, arkadaşlarımdan çok samimi bir tanesi onun yanında hem çalışırdı hem okurdu. ‘’Stajı orada yap’’ dedi, gittim ve staja orada başladım. Sonraların çok meşhur Turan hocası o zamanın Dışişleri Bakanı. Şimdi soruyorum ‘’Turan Güneş kimdir?’’ diye kimse bilmiyor ve öyle üzülüyorum ki; Kıbrıs harekâtındaki Dışişleri Bakanıdır. Maalesef, tarihle bağımızı hep koparıyoruz. 3 ay orada staj yaptım, sonra askerlik sıram geldi. Hemen stajı kesip askere gittim. Askerliğimin ilk 6 ayını Polatlı’ da, ondan sonraki 1 senesini de İzmir Bornova’da yaptım. Nişanlıydım zaten, nişanlım da sınıf arkadaşımdı. 4 sene beraberdik öğrenciliğimizde, son senesi nişanlandık. 6 ay süren Ankara Polatlı macerasını bitirdikten sonra, İzmir’e kura çektim ve orada da evlendik. Askerliğim orada tamamlandı. Askerliğim bitti, Ankara’ya geldik. Meslek seçeceğiz; hukukçu olarak, hâkimliği düşünüyordum ben hep,  fakat önce Adalet Bakanlığına müracaat ettim, dilekçe verdim. O zaman hâkimlik, savcılık sırayla olurdu. Tapu kütüğü gibi, nüfus kütüğü gibi deftere sırayla kayıt olunur; ihtiyaç oldukça yukarıdan 10-15 kişi alınırdı, sırası gelen hâkim olurdu. 5-6 aya gelirdi sıra. Oradan çıkınca, bu sefer de kaymakamlık için başvurdum. İçişleri Bakanlığından geçiyorduk, “bir dilekçe de buraya verelim, kaymakam olmak için” dedik. İlçede büyüdüğümüz için kaymakamlık bizim için her zaman önemli oldu. Kaymakam Bey gözümüzde ilçenin en saygıdeğer kişisiydi. O zaman sınavlaydı kaymakamlık. İzmir’de, askerliğin bitmesine 15 gün kala kaymakamlık sınavı açıldı. Geldim, sınava girdim, kazandım; kaymakamlığa başladım. Stajım bitti artık kaymakam stajındaydım. Herkes “Kaymakam Bey, Kaymakam Bey” diyor.  Havam çok güzel, memnunum hayatımdan; sonra hâkimlik sınavı geldi. ‘’Artık gerek yok, bu kadar staj yeter’’ dedim. Böylece kaymakamlığa başladım, tam 41 sene meslek hayatım sürdü. 31 Temmuz 1971’ de başladığım görevimi, 26 Mayıs 2010’da Ankara Valisi olarak noktaladım.

Askerliğinizi ne olarak yaptınız?

Topçu.

Sizin döneminizde askerlik şimdiki gibi miydi peki?

Hayır, hiç ilgisi yok. Biz 24 ay diye gittik askerliğe, bunun o zamanki kurallara göre ilk 6 ayı sınıf okullarında yapılırdı (piyade sınıfı olan Tuzla’ da mesela); piyade İstanbul, ulaştırma olan Mamak, topçu olan Polatlı gibi sınıf okullarında 6 ay yapılır, sonra kura çekilir kıtalara gidilir ve 1 buçuk senelik kıta hizmetinden sonra 2 senelik askerlik biter. Öyle yok bedelli askerlik, yok kısa dönemli askerlik filan yoktu. İlk, bize uygulandı kısa dönem askerlik. 24 ay sandığımız askerliğin 17. ayında, 6 ay kısaltıldığını gördük. Palas pandıras bizi terhis ettiler. İznimi de kullanmamışım, dediler ki ‘’izinlerinizi de kullanmanız lazım hemen yarından sonra sizi terhis ediyoruz’’; öyle ortada kaldık. Evliyim, eşim hamile kızım doğacak; hep söylerim ona, ‘’15 gün önce doğsaydın hiç olmazsa doğum parası alırdık.’’ Yavrum benim terhisimden 15 gün sonra doğdu, doğum parası da alamadık.

Şu buzdolabı meselesini bize anlatır mısınız?

Askerlik bir anda bitince öyle kaldık ortada ve hayatımın en sıkıntılı günleri oldu; para yok pul yok evliyim, çocuğum doğacak, hâlbuki biz ona göre ayarlamıştık. 6 ay daha askerim ona göre planlarımız var, programlarımız var. Herkes o askerlik şapkalarını havaya attı, düğün bayram ediyor. Ben ve benim gibi birkaç arkadaş var, kara kara düşünüyoruz, ‘’biz ne yapacağız?’’ diye. Çok sıkıntılı günlerdi. İşte o sıkıntılı günlerden birinde buzdolabı alacağız, İzmir’deyim. Eşimle birlikte dolaşıyoruz, Kahyaoğlu Ticaret diye bir beyaz eşya mağazasına girdik; baktık baktık, bir tanesini beğendik. Ulvi Bey vardı, ismini sonradan öğrendim, oda arkada oturuyor bizi izliyor, 50’li yaşlarda oldukça şık bir beyefendi. Fiyatlarına baktık, karar verdik. Dedik ki; ‘’Biz şunu beğendik.’’,  “Hayırlı olsun, güle güle kullanın.’’ dedi. O zaman kredi kartı falan yok, senet var; çıkardı. Diyelim ki 12 ay vadeli, 12 tane senet imzaladım ben; bilmiyorum ayda kaç lira veriyoruz 100, 200. İmzaladım, kefil yok. Bir de hukukçuyuz ya, Ticaret Hukuku okudum biliyorum. ‘’Ulvi bey benden kefil istemediniz.’’ Dedim.  “Biz insanı gözünden anlarız, siz buraya eşinizle geldiniz. Yarım saattir şunu beğendik, bunu beğendik; şu olsun bu olsun diye uğraştınız. Anladım ki siz bunu ödeyeceksiniz. Eğer gelip burada en büyüğünü görüp ‘alıyoruz’ deseydiniz ben sizden kefil de isterdim, sizi araştırırdım da. Ama siz bütçenize göre seçtiniz, bunu ödersiniz; kefile gerek yok kefiliniz benim.” dedi.  Düşünün, böyle güzel insanlar da var. Her neyse aldık, teşekkür ettik eve getirdik. Eşimin doğum zamanı geldi, Ankara’ya geldik; kayınvalide, kayınpeder Ankara’da. Eşim de, annesinin yanında doğum yapmak istedi. Doğum oluyor, para pul yok; sıkıntılı durum ve borcumu ödeyemez duruma geldim. Oturdum Ulvi Bey’e bir mektup yazdım, dedim ki;  “Ulvi Bey, eşimin doğumu için Ankara’dayım. Doğum masrafları nedeniyle elim sıkışık, bu ay ki senedimi ödeyemiyorum ama gelecek ay ikisini birden ödeyeceğim’’ dedim, gönderdim. 3-4 gün sonra bir mektup geldi bana, ‘’Kemal Bey mektubunuzu aldım, gösterdiğiniz davranış için teşekkür ederim. Yavruya uzun ömürler diliyorum. Kabul ederseniz, bu bizim yavruya doğum hediyemiz olsun.’’ diyor. O ayki senedi yırtmış, mektubun arkasına ekleyip bana göndermiş; böyle insanlar yine var, sayıları azalıyor ama asla ve asla kaybolmuyor.

“Denktaş’ın sesiyle uyandık, Kıbrıs Harekâtı başlamış”

Kaymakamlığa başlama süreciniz nasıl oldu?

2-3 sene staj devam etti, Burdur, İzmir Bornova, Gümüldür’de. Bornova ve Gölhisar’da kaymakam vekilliği yaptım. Sonra Konya Kadınhanı’na gittim, 1 buçuk sene kaldım orada (yine kaymakam vekili olarak). Sonra Ankara’da kursa geldim. Kursumuz bitti kuraları çektik, Kütahya Altıntaş’ a çıktı benim kuram. Kararnamenin çıkmasını beklerken kızımızı da aldık, İzmir’e gittik. Gece yattık, annemlerde kalıyoruz; ertesi günü kalktık ki İzmir körfezinde her taraf savaş gemileri. Denktaş’ın sesiyle uyandık, Kıbrıs Harekâtı başlamış. Eve polis geldi, dedi ki, ‘’Derhal görevinize başlayın, kararname beklemeyin.’’ Apar topar gittim, Kütahya Altıntaş’ta kaymakamlığa başladım. 4 sene orada kaldım, sonra oradan Erzincan Çayırlı ’ya gittim şark hizmetimi yapmak üzere; 2 yıl orada kaldım. Daha sonra İçişleri Bakanlığı’na şube müdürü olarak geldim. Mali İdarelerde, belediyeler şube müdürüydüm. Ben belediye şube müdürü oldum, 3 ay sonra 12 Eylül İhtilali oldu. Sonra Manisa Saruhan Kaymakamlığı’na atandım. İhtilal döneminde kaymakam ve aynı zamanda belediye başkanı olarak orada görev yaptım; orada 1 sene kaldım.  Sonra tekrar Ankara’ya geldim.

Selahattin Çetiner İçişleri Bakanıydı. Çok sert bir görünüşünü var, korgeneral emeklisi. Onu Bülent Ulus’un hükumetinde İçişleri Bakanı yaptılar, bizim bakanımız. Geziyor, genelgeler çıkartıyor, müfettişler geliyor, gidiyor böyle çok hareketli günler... Selahattin Çetiner tabii asker bir kişilik, o kadar sert ki millet titriyor. O zaman, bizim Mali İdareler Genel Müdürlüğü Karanfil sokakta. Fethi Aytaç genel müdürdü, ben şube müdürüydüm. Biz de düşünüyoruz ne sorar diye. Mesela ‘’8 sayılı genelgenin 5. maddesi nedir?’’ diye soruyor. Biz hiç böyle bir şeye alışık değiliz, herkes onu ezberliyor gece gündüz,  sorduğu soruya cevap vermek lazım hemen yoksa hapı yuttun. Biz de hazırlandık. Benim odamda da görevden alınan belediye başkanları, atanamayan, soruşturma açılan belediye başkanları dosyaları hazır; pırıl pırıl küçük bir yerde ama fonksiyonu çok fazla. Geldi, merdivenlerden çıkıp bana baktı, bende hemen tekmil verdim tabii, ‘’Kemal Önal, Mali İdareler Genel Müdürlüğü Belediyeler İşlemler Şube Müdürü, emir ve görüşlerinize hazırım komutanım’’ dedim. Baktı bana, ben de bekliyorum kaç numaralı genelgeyi soracak diye, kafam hala orada benim. “Siz en son nerede kaymakamlık yaptınız, nereden geldiniz?’’ dedi. ‘’Erzincan Çayırlı’daydım efendim, oradan geldim” dedim. “Keşiş Dağları’nı bilir misin?’’ dedi. “Bilmez miyim komutanım” dedim, oradaki köylerimizi saydım, ‘’Munzur var bilir misin?’’ dedi, ‘’bilirim’’ dedim, ‘’neyi meşhur Munzur’un?’’ dedi, ‘’kekikleri meşhur’’ dedim. ’’Aferin’’ dedi ve yürüdü; hiçbir şey sormadı bana. Yandaki odaya geçti. Benim de kurum da bir görevim daha var, başka bir şubeye daha bakıyorum, o yan odaya girince ben merdivenlerden yukarı çıktım, orada bekledim; 5-6 dakika sonra çıktı yan odadan, başını bir kaldırdı yine ben, “Sen buraya da mı bakıyorsun?’’ dedi. ‘’Evet, sayın bakanım buraya da bakıyorum.’’ dedim. ‘’Burada ne yapıyorsun?‘’ dedi. Aslında bir arkadaş izinli onun yerine bakıyorum. ‘’Burada da soruşturmalara bakıyoruz’’ dedim. “Tamam” dedi, yürüdü gitti.

Şube müdürlüğünden sonra Manisa Saruhan’a gittim, 10 sene müfettişliğim sürdü, 1982-1990 arası. 1991’de Bakan Danışmanı oldum, sonra personel genel müdürü sonra da müsteşar yardımcısı oldum. 1995-1996’ da da Kırklareli Valiliği’ne atandım; ilk valiliğim Kırklareli’dir. Orada 4 sene kaldım. Kırklareli Valiliği sırasında Kosova Savaşı’ndan kaçan göçmenler geldiler, onları orada ağırladık, çadır kurduk, kamplar kurduk hareketli bir valilikti. 17 Ağustos depremi olduğu zaman ben Kırklareli Valisi’ydim. 15 gün sonra Kocaeli valiliğine atandım. 2 sene kaldım, bütün deprem iyileştirme çalışmaları o zaman yapıldı, tabii sadece Kocaeli değil; Yalova, Rize, Sakarya... Orada da çalışmalar oldu. Kocaeli bambaşka bir şehirdi. İçinde olunca anlamıyor dağın büyüklüğünü, biraz geriye çekilince görüyorsun ne olduğunu. 

O günün şartları nasıldı?

Depremden 15-20 gün geçmiş daha elektrik yok; her yer çamur içinde, elimde el feneri, çadırın birine girdim ışığı tuttum yerde yatıyor insanlar, döndüm. Kimseyi tanımıyorum. Yüzlerine ışığı tuttum oradaki insanların, ‘’elektrik müdürü kim?’’ dedim. Oradan biri geldi; ‘’Benim efendim’’ dedi. “Bu çadırları ne zaman aydınlatabiliriz?’’ dedim. ‘’Efendim, 1 haftaya pırıl pırıl yaparız biz burayı’’ dedi. ‘’Şu an da saat 00.00, yarın aynı saatte burada olacağım ve burası aydınlatılmış olacak.’’ dedim. ‘’Baş üstüne efendim’’ dedi.  Ertesi gün topladık milleti, 32 tane vali yardımcısı var, saat 01.00’a doğru gittim çadır kente hepsi pırıl pırıldı. Elektrik Müdür’ü Halil Bey’e döndüm, “biz bu işin altından kalkacağız.’’ dedim. Benim daire toplantılarım gece 02.00’da olurdu; bazen aksatırdım. ‘’Efendim bu gece toplanmayacak mıyız?’’ diye telefon ederlerdi. Millet gidiyor evine yatıyor, 02.00’da kalkıp geri geliyor.

250 bin kişi sokakta yatıyordu. Bunlar evleri zarar görmemiş ve ya çok az zarar görmüş ancak korku nedeniyle evlerine gidemeyen kişilerdi. Parklarda, sokak aralarında, kapı önlerinde, bahçelerde yatıyorlardı. Bir de ayrıca 75 bin kişi 32-34 tane çadır kentte yatıyordu. Onlar da evleri tamamen yıkılmış, başlarını sokacak yerleri olmayan insanlardı. 30 küsur vali yardımcısı görevlendirmişti İçişleri Bakanlığı. Gittiğimde ne iş yaptıkları belli değil, öyle dolaşıyorlardı. Çünkü bir görev verilmemiş ellerine. Gittiğim günün sabahında hemen toplantı yaptım. Dedim ki; “her biriniz bir çadır kentin başına geçeceksiniz ve kaydını tutacaksınız, ihtiyaçlarını tespit edeceksiniz. İki gün sonra geleceksiniz.” Çıktıktan sonra “Biz ki koskoca kaymakamız, çadır kentin başında biz ne yapacağız.” diye dedikodumu yaptıklarını biliyorum. Gittiler, iki gün sonra geldiler; akşam toplantı yapıyoruz, hangi çadır kentte olduklarını, kaç kişi, kaç kadın kaç erkek olduğunu, ihtiyaçlarınının hepsini tespit ettim. Bir tanesi kalkıp dedi ki; “Efendim biz sizin günahınızı almışız, şimdi biz ne olduğumuzu anladık.” Daha sonra hepsi aslanlar gibi çalıştılar ve çok kısa sürede toparladık.

Irak hükumeti depremi duyar duymaz benden gelmeden önce petrol göndermiş. Onu almış petrol ofisi paraya çevirmiş ve Kocaeli’ne göndermiş, para bankada duruyor. Biz tabii depremle ilgileniyoruz, hayati tehlikeyi atlatır hale getirdik. İlk anda sağlık teşkilatı salgın hastalık bekliyor. Alt yapı sıfıra indi bir anda. Çadırlarda su yok, tuvalet ihtiyacı nasıl giderilecek? Halkımızın ne kadar yardım sever olduğunu orada gördüm. Yardım akıyor insanlardan. Kocaeli Valisi olarak, hiçbir malzeme eksikliği görmedim. Ben orada vatandaşıma asla ama asla açık su içirtmedim; asla ikinci el elbise giydirtmedim. Giydim diyen varsa, yalan söylüyordur. Doktorlar geliyor. Doktor girdi içeriye tedavi ediyor, doktorun cebinde bir şişlik var, ‘’doktor bey bu ne?’’ dedim. ‘’Efendim bu akşam yemeğim, bir tane de sabah yedim’’ dedi cebindeki elmayı göstererek. Her yer kan içinde, bakıyor ediyor. Ağlamak geliyor insanın içinden, ağlayamıyorsun orada. Ağlasan ‘’Vali ağladı.’’ Diyecek, umutsuzluğa kapılacaklar. Yerlerde ilaçlar, kanla karışık, neyin nerede olduğu belli değil. ‘’Ne istiyorsun benden söyle’’ dedim doktora. ‘’İlaçları tasvip etmek için camekân’’  dedi. ‘’İstediğin o olsun’’ dedim. 3 tane istiyordu, ben 5 tane gönderdim. Bunlar yapıldı. Yardımlar dağıtıldı. Kolordu komutanı Aydın Paşa ile büyük bir işbirliği içinde yürüttük işleri. Yardımları getirip, halkın üstüne sebil gibi atmak kadar kötü bir şey yoktur. Hem insan onuruna aykırı, hem de adaletsiz. Biz hiç böyle yapmadık, gelen elbiseleri market gibi sıralardık; konfeksiyon sırası gibiydi. Herkes içeri sırayla girer, üstüne uyanı sevdiğini seçer, alır giderdi. Böyle dağıtırsan bir anlamı oluyor. 2010 yılında emekli oldum, 2014’te Van depremi oldu; ilk defa o zaman, ‘’keşke görevde olsaydım’’ dedim. Hükumete talepte bulunup, ‘’beni 15 günlüğüne gönderin’’ diyecektim çünkü o malzemelerin nasıl dağıtıldığına dair çok iyi tecrübem var. Yüklenen malzemeyi getirip de insan onuruna yakışmayacak tavırlar ortaya çıkarsa, ondan sonra da herkes size küfreder. Hâlbuki o kadar kolay ki 5-10 kilometre kala bir yere depolayın, tasvip edin ondan sonra dağıtın efendi gibi.

Oradaki işleri biraz toparlayınca hükumet merkezden aldığı kararla süratle evsizlere ev yapmaya başladı. Çok güzel çalıştılar. Yerler belirlendi, ihaleler yapıldı. Hatta inşaat altyapıları yapılmaya başlandı, iş o safhaya geldi. Bende dedim ki, “Gelen paraya bir bakalım, neyin nesidir? Ortaya çıkaralım.” Gelen para için, “Depremzedelerin konut ihtiyacında kullanılmak üzere bu para gönderildi” deniyor. Hak sahiplerine zaten devlet ev veriyor ama şu var; diyelim ki 10 katlı bir apartmanda ikişer daireden 20 daire var, apartman olduğu gibi yıkılmış, orası 1 kişinin, 19 daire kiracı var. Şimdi devlet 1 kişiye ev yapıyor, yaptığı evlerden bir tanesini veriyor ama kişinin kalan 19 dairesi gidiyor. O 19 dairede oturanın, hiçbir hakkı yok. Onlar çadırkentte kalıyor. Yarın öbür gün çadırkent bittiğinde nerede kalacaklar? Bunların çoğu memur, esnaf, işçi, evleri yok zaten kiracı adam. Kiracı olunca da hak sahibi olamıyorsun. Bu, vali için çok önemli bir konu. ‘’Ben hak sahibi olmayanlara ev yapayım.’’ Dedim. Böyle deyince kıyamet koptu. Açıklama yapıyorum, şimdi bu para bana gelmiş mi? Gelmiş. Devlet vatandaşa, hak sahibine ev yapıyor, benim onlara ikinci bir ev yapmamın anlamı yok. Ama yıkılan evlerde kalan bir yığın kiracı var. Bunların hepsi açıkta; Özel İdare Müdürüne bakıyorum, öylece duruyor. Yanında çalışan sağlık memuruna bakıyorum, bunlar kalmış ortada. Onlarda benim insanım ve bunların hiçbir umudu yok. Param da var, ‘’Ben bunlara ev yapacağım’’ dedim. Tabii ne kadar çapulcu varsa “efendim bu araziyi size verelim, burayı ucuza veririz” diyor. “Hazinenin arazilerini bulacağım” dedim ve buldum da. Kocaeli’nin en güzel yerinden bedava aldım. Tahsis ettirdim, hükumet arkamızda. Hemen ihalesini yaptık, kuralı da koyduk. Dedim ki, “en başta, ailesinden 5 kaybı olanlar. Maaşlı, sigortalı çalışanlar, işsizler…” Her birine birer puan verdik; başına da bir vali yardımcısı koyduk bu projenin, o yürütüyor, müracaatlar geliyor, onlara göre sıralıyor. Ben de ev yapacağım, kaç tane istersem. Projeyi hazırladım, maketini yaptık gelene gidene gösteriyoruz. İnsanlar 10 sene süreyle orada bedava oturacaklar, sözleşmemiz o şekilde. 10 seneye kim öle kim kala… Kimi tayini çıkar gider, kimi ev sahibi olur gider. 10 sene sonra, bu evler boşaldıkça da özel idareye kalacak. Özel idarenin mülkü olacak. Bundan güzel bir proje olur mu? Tabii geldim bakanlıktan da onayı aldım, desteğini aldım ve bunu o paranın faiziyle yaptım. Ayrıldığımda, anapara hala bankada duruyordu.

Bir gün oturuyorum böyle, bir vakıf geldi. Şimdi ismini hatırlayamıyorum. Dediler ki: ‘’Bir köy grubumuz var.’’ 30-40 tane köy, bir yerden içme suyu alıyor. Böyle kılcal damarlar gibi o köylere sular götürülürmüş, depremde gitmiş bunlar. Bu vakıfta bunu öğrenmiş ‘’biz yapacağız bunu yardım olarak, paramız hazır sadece bize yetki vereceksiniz.’’ dediler. ‘’Tabii, buyurun yetki sizin’’ dedim. Sözleşme yaptık, alt yapısını onlar hazırlayacaklar. ‘’Eski şebekenin üzerinde durmayın yeni şebeke yapın’’ dedim hevesle gittiler. Bir hafta, 10 gün sonra geri geldiler “Vali Bey biz anlamıyoruz. Biz Avrupa’dan para topluyoruz, getiriyoruz; köylerinize su getireceğiz. İnşaat yapıyoruz, siz bizden KDV istiyorsunuz. Ben devlete niye vergi vereyim?” diyor. Son derece haklı, KDV’nin muaf olması lazım! Adam bize yardım ediyor. “Hallederim sen merak etme” dedim. Açtım telefonu Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürü’ne vaziyeti anlattım. Cevabı aynen şöyle; ‘’Alırız efendim.’’, ‘’Alıyorsunuz zaten, adam isyan ediyor. Ben deprem bölgesinin valisi olarak KDV’nin alınmaması gerektiğini söylüyorum. Adamlar uluslararası bir yardım kuruluşu ve bize yardım ediyor.’’ dedim. ‘’Ama kanun böyle” dedi. “Tamam, kanunun böyle olduğunu öğrendim sayenizde; değiştirin kanunu, iki dakikalık bir şey. Deprem bölgesinde yapılanlardan KDV alınmasın deyiverin. Eğer zor geliyorsa, kanun tasarısını ben yazarım; iki satır gönderirim size’’ dedim. ‘’Tabii olabilir ama hiç mümkün değil şu anda’’ dedi. Kapattım telefonu. Sonra Dışişleri Bakanlığını aradım, müsteşarı. Vaziyeti anlattım ve ‘’Maliye Bakanlığının tutumuna karşı çok sinirliyim, bana nasıl yardım edersiniz?’’ dedim. ‘’Ben hallederim valim, sen canını sıkma’’ dedi müsteşar. 1-2 saat sonra aradı, dedi ki: ‘’Uluslararası bir sözleşmemiz var bizim, oranın muafiyeti var onu araya sokarım ve KDV’yi kaldırtırım.” Hakikaten yaptı ve KDV’siz işi yürüttük.

Bir nevi bürokrasiye takıldınız…

2 tip bürokrat vardır: yaptıklarıyla gurur duyanlar ve yapmadıklarıyla gurur duyanlar. İkisi de kendine göre bürokrattır. Biz, çok şükür hep yaptıklarımızla gurur duyanlar sınıfındanız.

“Kaymakamın hanımı ağladı”

Kocaeli ’den sonra neler yaşadınız?

4 sene, Altıntaş kaymakamlığı yaptım. Oradan mahrumiyete gittik, şimdi 6. Sınıf denilen; Erzincan Çayırlı ’ya gidiyoruz. Eşim var yanımda, 2 tane de çocuk. Arabamıza bindik, bizim Hacı Murat’a gidiyoruz, eşimin tek isteği evimizin yol üstünde olması ve geleni geçeni görmek. Çünkü Altıntaş’ta sokak arasındaydı, jandarmaya bakıyordu. Orası da yine küçük bir ilçe… Geldik geldik ana caddeden döndük, dönünce bir buruldu, ben de hem araba kullanıyorum hem yüzüne bakıyorum. Döndük kaymakamlığı ev yine arka tarafta, ana caddeye bakmıyor. Girdik eve; belediye başkanı gelmiş, müdürler gelmiş; hoş geldin diyorlar kaymakama. Ev virane, baktım bir ara eşim yok ben konuşuyorum, ‘’badanasını yapalım, perde alalım’’ falan diye. Eski lojmanlarda eşya yok... Şimdi Kaymakam lojmanları eşyalı, vali konağı gibi; o zamanlar yoktu öyle lojmanlar… Kendi eşyamızı kamyonun üstüne atar götürürdük. Ufak tefek eksikleri gidereceğiz. ‘’Nerede bizim hanım?” dedim, bir baktım arkadaki odalardan birine geçmiş ağlıyor. ‘’Ne yapıyorsun?’’ dedim. Şimdi olmaz, milletin içinde ağlama hakkı yok; oda da ağlıyor. ‘’Neyse, buda geçer canını sıkma’’ dedim. Geçti. 2 sene de orada kaldık. Geçti gitti, iyi günde kötü günde geçiyor; kimi mutluluklar bırakıp geçiyor, kimi yaralar bırakıp geçiyor ama geçiyor. Orada şimdi, ‘’kaymakamın hanımı ağladı’’ olsa kıyamet kopar.

Her mesleğin tabii kendine göre zorlukları var. Bizimki meşakkatli, ben kendi sınıf arkadaşlarımla konuşurken diyorum: ‘’Siz ne gördünüz ki? Avukatlık yapıyorsunuz, kaloriferli dairelerde oturuyorsunuz. Sizin şikâyet etmeye hakkınız yok, sizin bir eliniz yağda bir eliniz balda.’’ Benim kızım, ilkokulu 5 ayrı yerde okudu. Ama oluyor, işin gereği bu.

Eşim çok titizdi. Su yok, çamaşır makinası yok. ‘’Çamaşır makinesini niye almadınız Kaymakam Bey?’’ diye sorarsanız; çamaşır makinasını alıyoruz da, yeterli şebeke suyu yok, dolayısıyla belli bir tazyik olmayınca çalıştırmıyor makineyi. Öyle duruyor makine bir köşede. Elde yıkanıyor çamaşırlar. Bir gün yine yıkamış asmış balkona, böyle pırıl pırıl, tertemiz. Bir baktım, bağırıyor. ‘’Ne oldu?’’ dedim, ‘’İnekler geçiyor bahçenin içinden sürüne sürüne” dedi. O sırada da baldız gelmiş, ‘’Enişte ne kadar romantik bir yerdesiniz. Ben buraya bayılıyorum, çiçeklere, böceklere” diyor. Doğayla iç içesiniz de, biraz fazla iç içe oluyor insan.

“İlin emniyet ve asayişinden vali sorumludur”

Sonra Emniyet Genel Müdürü olarak Ankara’ya geldim ve 2 sene bu görevi yürüttüm. Emniyet Genel Müdürlüğü benim için çok onurlu bir sayfaydı. Hiç düşünmediğim bir görevdi ama tabii önerilince derhal kabul ettim zaten aksi düşünülemez. Benim için çok iyi bir tecrübe oldu. O, bir karargâh hizmetidir benim ölçülerime göre. Orada, ilk defa emniyet tarihinde basın sözcülüğünü getirdik. Çünkü bizde Emniyet Genel Müdürlüğü mülki idareci, vali sınıfında olduğu için bazen valilikle karıştırılır. Hâlbuki tamamen farklı şeylerdir. İlin emniyet ve asayişinden vali sorumludur. Türkiye’nin emniyet ve asayişinden içişleri bakanı ve başbakan sorumludur.  Emniyet Genel Müdürlüğü, valinin emniyet ve asayişi sağlamakla görevli olan iki organının lojistik desteğini, personel desteğini veren bir karargâh hizmetidir. Jandarmanın genel komutanı, nasıl jandarmanın lojistik desteğini veriyorsa; Emniyet Genel Müdürlüğü’ de, emniyet teşkilatının lojistik desteğini verir. Bizde eski alışkanlıklar tabii, basından devamlı, ‘’Efendim ne yaptınız, ne ettiniz?’’ bundan ben hoşlanmıyordum; o zaman basın sözcülüğü kurduk. Haftada bir gün, Emniyet Genel Müdürlüğü Basın Sözcüsü yapılan işleri, yapılacak işleri bir basın toplantısıyla anlatıyordu; güzel de oluyordu. Emniyet Genel Müdürü olduğum dönemde, Üzeyir Garih cinayeti oldu; o öldürüldü o dönemde yaşanan en önemli olaylardan bir tanesi oydu.

Polis Radyosu’nun yurt genelinde yayılması için çok güzel şeyler yaptık o zamanlar, yaygınlaştırdık. Çok ufak ufak maliyetler bunlar ama güzel şeylerdi.

Sonra Emniyet Genel Müdürlüğü bitip, Adana Valiliği’ne atandım. 1 hafta sonra Irak Harekâtı başladı. Şimdi gazeteciler soruyor. Biz, biraz fazla gerçekçiydik. Uçaktan iniyorum akşam saatleri yine, gazeteciler, “efendim savaşa giriyoruz, Adana hazır mı?’’ diye. ‘’Ne bileyim Adana hazır mı?’’ dedim. Geliyorum, göreceğim; ona göre konuşacağım. ‘’Efendim bizi şok ettiniz’’ diyorlar. Daha görmedik ki bir şey, daha yeni iniyorum ama benden “tamam biz hazırız’’ dememi bekliyorlar. Hayatım boyunca hep gerçekçi oldum “Göreceğiz arkadaşlar Adana’nın ne kadar hazır olduğunu. Ama asla ve asla böyle bir savaştan yana değiliz, olmamasını istiyoruz” dedim. Tabii onlar da, çok hareketli günlerdi. Adana Valiliği, mümkün olsa da her valinin gidip görebileceği bir sistem olsa, Adana valiliği Türkiye’nin en önemli valiliklerinden birisidir.

Neden önemli bir valilik?

Jeopolitik olarak çok önemli bir yer ve tarihin her anında da önemli olmuştur Adana. Atatürk’ün en fazla gittiği il, Adana’dır. Çünkü Adana, Suriye ile bağlantılı; Osmanlı toprakları, 7. Ordu Komutanlığı var. Mondros Mütarekesi uygulamasında, bizim başımıza çok sorunlar açan illerden bir tanesidir. Hala da öyle. Şu anda Adana, yapısı itibarıyla emniyet ve asayiş açısından Türkiye’nin en önemli illerinden bir tanesidir. Ben, her görev yaptığım yerin onurunu taşımışımdır. Adana’nın da, Kırklareli’nin de Kocaeli’nin de, Ankara’nın da bende çok ayrı önemi vardır.

Peki, sonrasında geldiğiniz Ankara?

2004’te Ankara’ya geldim ve 6 buçuk sene kaldım. Çok uzun bir süre, Ankara’da en uzun kalan 2. Valiyim. O zaman da sordular gazeteciler ‘’Ankara valisi olmak nasıl bir şey?’’ diye. Ankara valisi olmak güzel bir şey, Başkent Ankara! Ankara demek Cumhuriyet demek; Ankara demek Türkiye demek… Ankara sadece Cumhuriyette değil, Cumhuriyet öncesinde de çok önemli bir şehirlerden bir tanesi. Jeopolitik olarak da çok merkezi. Anadolu’nun her yerine ulaşım imkânları olan bir yayla şehri. Denizden 850 metre yükseklikte; 4 mevsimi yaşayabiliyorsunuz. Güvenli bir şehir! Türkiye’nin en önemli iki merkezi, İstanbul ve İzmir’e kolaylıkla ulaşılabilir mesafede ve tarihte de önemli roller oynamış bir şehir. Zamanında bir ticaret merkezi olmuş Hititlerden kalan bir geçmişi var.

Ankara valisiyken, vilayetin önünde bir kazı yaptırdım. 7 medeniyet çıktı altından. Kat kat duruyor, çok enteresandı. Ankara valiliğinde protokol görevleri çok fazla olur. Ben protokol görevlerine çok bağlı olmak istemedim, protokol valisi dedirtmemeye çalıştım kendime ama tabii işin gereği bu. Ben %30 yatırımları takip, %30 vatandaş ilişkileri, %40 da protokol olarak dengelemiştim işlerimi. Ankara valiliği güzeldir. Tekel işçileri olayları oldu benim zamanımda, Ulus çarşısında bombalı eylem oldu. 6 buçuk sene sonunda da emekli oldum. Tam 41 sene sonunda İzmir’de başladığım görevi, Ankara’da alnımın akıyla tamamladım.

 

Hiçbir zaman koltuğa bağlı olmadım. Ben Ankara’nın 44. valisiyim, şu koltuğa benden önce 43 kişi oturmuş; benden sonra da kaç kişi oturacak, burası benim babamın değil. Hükumetin takdiri, geldik buraya oturduk; adam gibi görevimizi yapalım, vatandaşı mutlu edelim, onurumuzla çekip gidelim istedim. Çekip gittin mi rahat oluyorsun zaten, ama ‘’Ben burada kalmak için biraz çaba sarf edeyim” deyince herkesin kulu kölesi oluyorsun; yaşadığından da yaptığın işten de zevk almıyorsun, almadıklarını düşünüyorum yani ben. Çok şükür Allah yardım etti, şansım yardım etti ve alnımın akıyla bitirdim. 

ETİKETLER : Eski Ankara Valisi Kemal Önal
Diğer RÖPORTAJ haberleri
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Genç Bürokrat Dergisi Haber Portalı
© Copyright 2015 İRM TASARIM AJANSI. Tüm hakları saklıdır. Bu site İRM Pusula Tasarım Ajansı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA